Dündar TAŞER - Ülkücü Şehit

Başbuğ'un Kabri Başında Yapmış Olduğu Konuşma 

Bayrağı Göndere Birlikte Çekecektik 

Dündar Taşer'i dostları ve ülküdaşları ebedi istirahatgahına tevdi ettikten sonra, MHP Genel Başkanı merhumun mezarı başında çok içli, ve manalı bir konuşma yapmıştır. Başbuğ Türkeş'in konuşması özetle şöyledir:

basbug - taserAziz Ülküdaşım!

Acı kader bizi mezarının başında konuşmak gibi aklımıza hiç getirmediğimiz bir vazifeyi yapmak mecburiyetinde bıraktı. Sen, milletimizin yiğit ve ülkücü bir evladı, partimizin çok mümtaz bir siması idin. Daha uzun yıllar omuz omuza çalışacağımıza, ülkümüzün bayrağını birlikte taşıyıp zafer gönderine çekeceğimize inanmıştık. Olmadı.

Ne yapabiliriz. Takdiri İlâhi.

Aziz Taşer, ömrünce Türk milletini sevmenin, büyüklüğüne inanmanın sırrına ermiş, hayatının gayesini milletine hizmette görmüş, dünya hırslarına iltifat etmemiş, biç bir mevkiin cazibesine kapılmamış, tam bir Türk Milliyetçisi olarak yaşamıştın.

Zekânın parlaklığı sevginin sonsuzluğu kültürünün zenginliği kadar, yüreğinde büyüktü. Talihsiz bir dönemde, nankör bir dünyada, milletini en çok sevenlerin horlandığı bir idrak yokluğu içinde yaşamak, kalbini kemiren bir dertti. Yine de dayanıklı idin. Ama kader nankörlüklerin, anlayışsızlıkların çökertmediği mukavemetini, bir arabanın çapmasıyla yıktı.

Biz de yıkıldık. Ama biliyoruz ki, ömrünü verdiğin mücadelenin zaferi uğruna, üzüntümüz ne kadar büyük olursa olsun, asla sarsılmadan ilerlememizi bekliyorsun.

Ruhunun daima bizi takip edeceğini, müşterek dâvamıza hizmet edebildiğimiz müddetçe müsterih olacağını çok iyi bilmekteyiz. Seni hep aramızda sayacağız.
Hayatının gayesi saydığın müşterek ülkümüzün zafere ulaşması uğrunda, birlikte kurduğumuz iman ocağının sönmeden yanacağına ve bir gün milletimizin kara talihinin değiştirileceğine manevi huzurunda söz veriyoruz.
Aziz ülküdaşım Taşer ,
Seni dâva arkadaşların ve bütün memleketimiz gelecek yıllarda daha iyi anlayacak ve mânevi şahsiyetinin, takipçisi olduğumuz kutsal dâvamızda bizlere destek olacağına inancımız tamdır.
Aziz ülküdaşım,
Seni ebedî bir yolculuğa uğurluyoruz. İnanıyoruz ki, huzur içindesin. Huzur içinde kal. Ulu Tanrıdan rahmet dileyerek, aziz hatıran önünde derin bir acı içinde eğiliyoruz."

----------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
DÜNDAR TAŞER SAGUSU

"Aman karlı dağlar ne olur
Esker ağam gelende yaralarım ey olur."

Dündar Ağam , çoh görestim hardasan ?
Eller sanir bir karanluk gordasan
Mene göre Tanrı nerde ordasan,

Get Cennette nebileri gör ağam ,
Muhammedin sağ yanında dur ağam.

Ilduz ahar , yuhudaki er bilmez ,
Yol nicedür , degeneksiz kör bilmez
Yadlar helbet gadir bilmez , ar bilmez ,

Beş bin yıldur biz tanışuh hey ağam , 
Esker ağam , yiğit ağam , beğ ağam,

Nece yıldur , bir işıhlı düşüm var,
Durağım yoh ; beyle böyük işim var .
Hele bahın , ne çileli başım var ;

Abu Felek merd ağamı apardı ,
Ciğerimin bir parasın kopardı

Her gavgede duzah olur , al olur , 
Ülkü içün boz tikenler gül olur .
Rehmet yağar ifak sular sel olur ,

Şahin kuşu ucalardan av gollar ,
Turan ilde düğümlenür sarp yollar.

Bahar gelür , mökkem buzlar çözülür ,
Gözelerden duru sular sözülür
Durmak olmaz ! Dündar Ağam üzülür ,


Allah deyip , öz yurtlara varalım ,
Zalımların bayrağını cıralım

Ataş yanıp tütün göğe ağanda , 
Delü kurtlar düşmanını boğanda , 
Tanrıdağ'da bayaz aylar doğanda 

Dündar Ağam , Ötüken'de toy edek ,
Kara kımız göl olanda pay edek.

Beyle yazdım , Türklük bunu tez bilsin 
Türkmen bilsin , Yörük bilsin , Uz bilsin.
Kafkas ilde bala bilsin , kız bilsin ,

Dündar Ağam heç çıkmasın ürekten,
Sayasında dertleşirih iraktan.

DİLAVER CEBECİ

----------------------------------------------------------------------------------------------------------- 
TÜRKMEN AĞAM 

"Dağlar dağımdır benim, gam ortağımdır benim. 
Söyletme çok ağlarım, Dertli çağımdır benim.."

İşit beni, dinle beni, duy beni 
Eğlendirmez düğün, dernek, toy beni 
Yar beni, hey... Dil beni hey... Oy beni.
Dündar ağam bizi koyup gitti bil!
Uçmağ' içre, bir menzile yetti bil!

Ülkü yolu diken olur, taş olur..
Yağsız ayran, kuru ekmek aş olur..
Kim derdi ki Ağama bir iş olur?...
Kahpe felek bize oyun etti bil!
Attığı taş bağrımıza battı bil!

Uluna da Bozkurtlarım.. Uluna; 
Uluna da ince aylar doluna.. 
Gafil durup güvenirsen soluna;
Başın üzre sefil baykuş öttü bil!
Özyurdunu iki pula sattı bil!

Tanrı bilir; dün de bizim, yarın da... 
Bir gün olur, bir sabah tan yerinde, 
Dalgalanır dokuz tuğ, gönderinde,
Türkmen ağam nağrasını attı bil!
Otağ kurup gölgesinde yattı bil!

Yol demeyen, yel demeyen yürüyem 
Göğüs verem, şu dağlan kürüyem! 
Ben Oğuz'un dediği Gök Bürüyem
Yine doğum sancıları tuttu bil!
Tanrıdağ'da kalk borusu öttü bil!

Sanmayın bu, ağlamaya ağıttır.
Bu ağamın kavlince bir öğüttür.
Ağlamak ne? Dündar ağam şehiddir.
Ağlar isen, kaşlarını çatı bil!
Oraları birbirine kattı bil.

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

----------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

DÜNDAR'IN ÖLÜMÜ 

Bazı işlerim için Antalya'da bulunuyordum. Gençlerden bir grup "Sizlere ömür, Dündar Ağabeyi kaybettik" dediler...

"- Ne?!. Ne zaman?!" diyebilmişim.. İlâve ettiler:
"- Şimdi radyo söyledi..." 

Gençler bana bakıyordu, ben onlara... Hepimizin nutku tutulmuştu.

Dündar Ağabey, Dündar Bey, Taşer, Komutan, Binbaşım... Gençler arasında buisimlerle anılırdı. Bu kadar özel, güzel vasıfları olan bir adam... Nasıl ölürdü?. Karaciğerden rahatsızdı. "Acaba" diyorum, ondan mı öldü?. Birgün kendisine takılmıştım:


" Zaten sizin ciğeriniz beş para etmez" diye.. Gülmüştük.. Vay Dündar vay. Öldü ha.. Ne diri, ne canlı, ne hoş sohbet adamdı Dündar Taşer...


Dündar Taşer kimdi, nasıl bir adamdı, ne yapmıştı. Daha neler yapmak istiyordu? Şahsiyeti, fikirleri, dâvası...


Dündar Taşer, isim yapmış birçok milliyetçiler gibi, öteden beri bilinen milliyetçilerden "Haaa.. şu malûm adamlar"dan değildi. O bir tabiat hâdisesi gibi birdenbire ortaya çıkmış, değerini herkese kabul ettirmişti... Bu hâdise ne idi? Bu hâdise (Millî Birlik Hareketi) idi. 27 Mayıs 1960 fırtınası, seylabı, birtakım sel artığı gereksiz adamlarla birlikte böyle cevherler de getirmişti.


Bir Alparslan Türkeş'i, bir Muzaffer Özdağ'ı, Ahmet Er'i, hattâ Numan Esin'i eskiden biliyorduk. Ben "Serdengeçti'yi çıkarırken Özdağ ve Numan Harbokulu'nda talebe idiler. O zaman "Türkçülüğün Esasları'nı bastırmıştım. Bu gençler bu kitaptan alıp Harbokulu'nda dağıtıyorlardı. İhtilâl sabahı başta Türkeş olmak üzere bu arkadaşların isimlerini işitince yüreğime su serpilmişti. Bu arkadaşları kurulacak yeni düzenin bir garantisi olarak görüyordum.

Dündar'la çok sonraları tanıştık. Taşer'i kafama ilk sokan Hüseyin oldu. Bizim Hüseyin Üzmez. "Çok zekî bir adam" diyordu. "Askere benzemez" diyordu.. Hâdiseler bizi buluşturdu. Sonra da birleştirdi.

Evvelâ şunu arzedeyim ki Dündar beylik adamlardan değildi. Ne beydi, ne beylikti. Hakkında yazılanları okudum da bana biraz askerlik künyesi gibi beylik geldi. Şüphesiz güzel samimi yazılardı. Hepsi de Dündar'a lâyık yazılardı. Amma ne bileyim, nasıl söyleyeyim. Bu yazılar beylik, hazır elbiseler gibiydi. "Cesurdu, kahramandı, vefakârdı. Büyük milliyetçi, büyük fikir adamıydı" malûm şeyler. Bunlar kabir taşlarına yazılan "Hülvelbâki" gibi sözler. Gene hiç şüphesiz Dündar bu vasıflardan ayrı değildi, amma o daha bir başka şeydi.

Güzel olan her şey güzeldir, zekâ... Zekî insanda güzelliğin de ötesinde bir şey var. Dündar kelimenin tam manâsıyla zekî adamdı. Konuşmaya başladığı zaman tadına doyulmazdı. Her şeyi açardı, seçerdi... Konuşurken kendinden geçerdi zekânın terlemesiydi. Herkes gibi konuşmazdı. Kimsenin görmediği, bilmediği şeyleri bulur çıkarırdı. Yahut hepimizin bildiği, üzerine kati hüküm verdiğimiz nesneleri, fikirleri, kanaatleri yeniden öyle ele alışı, anlayışı ve anlatışı vardı ki, tutulur kalırdınız.

Bir gün bana "Yahu kumandan" dedi; (Ben ona kumandan dediğim için o da bana kumandan derdi.)
"- Emânet-i mukaddese var ya, Yavuz'un Mısır'dan alıp getirdiği mukaddes emanetler... Peygamberimizin hırkası, kılıcı vs. İşte bu eşyalar İstanbul'da, Hırka-i Şerif camiinde muhafaza ediliyor. Yavuz Sultan Selim bu mukaddes eşyaları İstanbul'a getirdiği andan itibaren Hırka-i Şerifte, mukaddes emânetlerin huzurunda devamlı Kur'an okunmuş, Bir dakika dahi ara vermeden 1515'ten 1919'a kadar. Tam dört yüz küsur sene. Allah Allah... Bu ne hürmet, bu ne gayret... Bu ne saffet. İşte Türk bu. Halbuki Araplar..."

Dündar tarihe böyle nirengi noktaları bulur, bu noktalardan bakardı. Mukaddes emânetlerden, Kur'an âyetlerinden kıt'alara, asırlara, nesillere böyle bir noktadan bakardı. O ne bir tarihçi, ne de bir edebiyatçı idi. Fakat kendisinde öylesine köklü, renkli, orjinal bir tarih şuuru vardı ki, şaşırırdık.

Edebiyatçı da değildi. Fakat edebî zevki vardı. Baklava yapmasını bilmezdi amma tadından anlardı. Divan edebiyatını anlatırken, bu edebiyattan parçalar okurken adeta dîvâne olurdu.

Asrımızın büyük zekâlarından biri olan ve hemen Allah'tan, Peygamberden, Abdülhakim Efendi'den başka kimseyi beğenmeyen Necip Fazıl; "Hayret askerden böyle bir adam çıksın" demişti. Esasen Dündar'da askerî hal asgarî idi. Sohbet adamıydı, dost adamdı. Her yerde herkes tarafından istenen adamdı.

İstanbul'da Marmara vatandaşları (Marmara Kahvesine devam edenler) "Dündar Bey ne zaman gelecek? Dündar Ağabey ne zaman gelecek?" diye sorar beklerdi. Gelince başta Ziya Nur ve şoför Kâmil olmak üzere herkesin gözü gönlü açılırdı. Şoför Kâmil'in arabası artık emre hazırdı. Ziya Bey Marmara Kahvesi'nin vefalı müdavimlerinden. Kültürlü bir arkadaş, öyle herkesle fazla konuşmaz. Müstehzî bir tip. Dündar gelince günü doğardı Ziya'nın Dündar'la bir köşeye çekilirler, konuşurlar, konuşurlardı. Millet bu iki dostun etrafını sarar, onların konuşmalarından bir şeyler anlamaya, bir şeyler dinlemeye çalışırlardı. Fakat ne mümkün... Bu iki adam bu kadar kalabalık içinde halvet olurlardı. Dinleyiciler onların sadece ağızlarının açılıp kapandığını görürdü. Sessiz film gibi... Dündar'ın bu hâli de vardı. Bir kafadarını buldu mu dünyayı gözü görmezdi.

O umumî adamdan çok hususî adamdı. Bu bakımdan da şu "halk adamı", "halk çocuğu" gibi herkesin sevdiği benimsediği tabirleri sevmezdi. "Hele, derdi, şu halk çocuğu tabirini hiç sevmiyorum." Ben "Sokak çocuğu gibi bir şey mi geliyor aklına?"deyivermiştim. "Hay ceddine rahmet kumandan... Tam öyle" demişti.

Zannedersem beni espri ve mizah adamı olarak sevmiş tanımıştı. Radyo konuşmalarımda İsmet Paşa için: "Paşam, bir zamanlar senin emrin olmadan Yenişehir'deki akasya ağaçları bile çiçek açmazdı. O zaman her şey senin emrinde elindeyken toprak kanununu niye çıkarmadın ha... Sandalyeden düşünce ayağın toprağa değince mi toprak aklına geliyor? Sen milleti, sen köylüyü toprağa kavuşturursun amma ne zaman, nerede? mezarlıkta mezarlıkta" demiştim. Bir de "Seçim sandığından ümidini kesen İnönü elini cephane sandığına attı. Gençliği ve orduyu kışkırttı. Şimdi de petrolden bahsediyor. Çünkü petrol çabuk ateş alır. İnönü ateşle oynamasını sever. İktidar kandilinin gazı bitince petrol kanunu ha..." gibi laflar etmiştim de rahmetli: "Bu seçimin en güzel konuşması, İnönü'ye verilecek en güzel cevap bu" demişti.

Sonra da Türk mizahı üzerinde durmuştuk. 

Neler biliyordu, neler söylüyordu. Bir gün Öz türkçe pardon uydurma Türkçe ile yaşamlı maşamlı bir şiir yazmış. Bana okumuştu. Hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum.

Dündar Taşer gerçek bir milliyetçiydi. Esasen milliyetçilikte toplumculuk da var. Millet bir toplumdur. Fakat her toplum millet değildir. Türk milletini iyi anlamıştı. İyi anladığı için onun meselelerini iyi tahlil ederdi. Herkesin 2x2=4 gibi bildiği şeyleri yeniden ele alır, tarihî mantıklı ölçülere vurarak tahliller yapar, sağlam neticelere varırdı.

Zamana mekâna hatta imkâna karşı koyan adamdı. Şu herkesin ağzından düşürmediği "reformlar" şu "ilkeler" şu "ekonomik nedenler, sorunlar.." Dündar'ın zekâsı önünde tuzla buz olurdu. Millet nasıl aldatılıyordu? Memlekette ne kadar tembel, işlemez kafa vardı. Şu Ord. Prof.lardan çoğu bir "puftan ibaretti. "Halep orda ise arşın burda" idi. Akıl var, mantık var, ölçü var" diyordu. Heyhat memleketi akıl, ölçü, mantık idare etmiyordu. Bir curcunadır gidiyordu.

Küçük, diri "Hareket" li bir partinin fikir ve hareket mesuliyeti üzerinde idi. Son yıllarda anarşizme, komünizme, kürtçülüğe karşı Millî Hareket'in geçleri çetin bir mücadeleye girişmişlerdi. Gençlerimiz fakültelere sokulmuyor, yurtlarından kovuluyor, dövülüyor, öldürülüyorlardı. Ben bağrından vurulan Süleyman Özmen'i, bu dağ gibi imanlı çocuğu, üniversite koridorlarında bir dal gibi devrilen İmamoğlu Yusuf'u, ciğerleri pompa ile parçalanıp binanın üst katından sokağa atılan Önkuzu Dursun'u, daha tırnakları sökülenleri, tabanlarının alt üç-hilâl şeklinde yananları gördükçe perişan oluyordum. Bir gün dayanamayıp telefonu açtım. Dündar'a: "-Ne oluyoruz kumandan. Bu çocuklara ben dayanamıyorum" dedim. Dündar üç kelime ile cevap verdi.

"Darül harp... Harpteyiz..." Sonra ses yok. Kendi kendime "Darülfünun... darülharp... darülcünun.. Üniversiteler harp sahası haline geldi. Aman ya Rabbi" demiştim.

Dündar bir hayli "sivilize" olmasına rağmen ne de olsa askerdi. Var'la yok, ölümle kalım arasında konuşuyordu. Konuşmaları namluda bekleyen kurşun gibiydi. Bu kurşunun fazla beklemeye de tahammülü yoktu.

Kendisi anlatıyor: Bir gün yaman bir komünistle münakaşa ediyorlarmış. Komünist ikide bir "tarihin değişmez kaderi" deyip duruyormuş. "Sosyal determinizm. Marks.. Tarihî maddecilik v.s. "Buna karşı Dündar da vatanı kastederek; "Bu da coğrafyanın değişmez kaderi"demiş. Bravo kumandan dedim. Vatanımızın sıra sıra dağlarını ona gösteriverseydin. Bu dağlar çökmez, değişmez, aşılmaz.. Komünist bu dağları aşamadı.. Değil mi kumandan?"

Gözlerinin içi gülerek:
"- Aşamadı, aşamaz.. Aşırtır mıyız vatanımızın dağlarımızı.." demişti.
"- Sen de bir dağsın kumandan... Seni de aşamazlar..."
"- Sahi mi? Toroslar kadar yüksek miyim?." Bunları konuşan Güneyli İki Türk insandı.

Dündar sevimli adamdı da. O Güney insanlarının sıcaklığı vardır her hâline. Hafif tertip Anteplilik, Türkmenlik gurur ve şuuru da vardı. Türkmenlerin Anadolu'ya yerleşmesini, yaşayışlarını, maceralarını çok iyi biliyordu. Destanlarını, koşmalarını, varsağılarını zevkle okurdu. Amma bencileyin her şeyin bir püf noktasını bulur, alaya alırdı. Bazen kendisi de kendi istihzasından kurtulamazdı:
"- İşler nasıl kumandan?
"- İktidara geliyoruz., az kaldı..
"- Yaşadık öyleyse. Yaşasın 100 milyonluk Türkiye". İşte böyle...

Yazı hayatına gelince... Dündar'ın yazı hayatı yenidir. O çoktan beri aranan, bir türlü bulunamayan, fakat bir gün bir yerden fışkırıveren petrol gibiydi. Öyle çıkmıştı ortaya... Siyâsî içtimaî bir deprem 27 Mayıs'ta ortaya Dündar'ı da çıkarmıştı. Dündar düşünen, okuyan, güzel konuşan adamdı. Bir gün ona "Yazı yazsana.." dedim.
"-Nasıl yazarım alışkın değilim.." 
"- Yazmaz gibi yaz. Konuşur gibi.. İşte böyle.. 
Kısa, canlı... Nefes alır verir gibi., sıcak.. Kısa ve askerce., emriyevmî gibi" dedim ve ilâve ettim:
"- Türkçenin kuvveti kadar zaafı da var: "rek", "rak", "ile", "dir", "dır" mümkün mertebe bunlardan kaçınacaksın. Hele uzun cümle.. Türk'ün uzun beklemeye tahammülü yok. Kısa, kat'i Canlı, sivri.. Buluşlar olacak.. Gevelemek yok.."
"- Çok güzel, bir deneyeyim" dedi. Denedi, yazdı, az zamanda kuvvetli bir yazar oldu. Fakat alnının yazısı da yazıldı. Kısa zamanda da yazıldı.. Kader...

Birgün "gazete çıkaramadık, olmadı, olmuyor" diye dertlenip duruyorduk. Dündar sesini yükselterek:
"Hiç merak etmeyin demişti. Az bir zaman sonra bütün gazetelerin baş makalelerini telefonla ben yazdıracağım. Ayrı bir gazeteye lüzum yok."

Gençler ne kadar ümitlenmiş, sevinmişlerdi.. Ben içimden "Dündar kendi kendini de, bizi de matrağa almaya başladı" demiştim.

Her insanın bir sürü zaafı, yenik yeri olur. Şüphesiz Dündar da bir insandı. Onun da zayıf yufka yerleri vardı. Meselâ bu , hakikatla hayali karıştırması.. Daha doğrusu barıştırması. Çocuku nikbinliği.. Çoğu zaman ciddîlikten kaçması. Bu tarafı Dündar'a ve ekibine çok şey kaybettirmisti. (Kendisi anlatırdı.)

Bir de 27 Mayıs zaafı vardı. Her sözüne tarihçilerin Milâttan evvel, Milâttan sonra diye başlaması gibi 27 Mayıs'la başlardı. 27 Mayıs'ı gözünde çok büyütürdü. Kısa bir zaman için milletin kaderine hükmetmiş olmaları, kendilerini ebediyyen milletin mütevellisi gibi görmelerine sebep olmuştu. Dündar da kendisini bu zaaftan kurtaramıyordu. "Türkiye'de bizim haberimiz olmadan, hatta muvafakatimiz alınmadan (olmadan) askerî bir darbe olamaz" diyordu ciddî ciddî. Hattâ ben dayanamadım yüzüne karşı:
"- Yahu siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Milletin kader terazisinde sizin yeriniz kaldı mı? Terazimin ipi çoktan koptu. Siz düştünüz. Hâlâ...
"- Eh, dedi, öyle oldu. Biz de o teraziyi bıraktık.. Üç hilâli aldık." (Partinin işareti evvelce terazi idi.)
"- Kumandan siz derken yalnız sizi değil, bütün Millî Birlikçileri kastediyorum."

Darılmadı, kırılmadı. Ama rahmetli Dündar'ın Milâd-ı İsa'sı (yine de) 27 Mayıs idi. Sonra Millî Birlikçileri teker teker ele aldı. Karakterinizi çizdi. Hepsini bir ipliğe dizdi. Şuraya astı.. Ne güzel, ne yaman, buluşlar.. Ne güzel karikatürize ediyordu onları. Hele Madanoğlu'nu falan...

İşte Taşer bu anlattıklarımın içindedir. Ama neresindedir? Hangi tarafı ağır basar, bilinmez. Tıpkı yemeğin içindeki lezzet gibi.. (Yemeği gösterebilirsiniz de lezzet denilen şeyi asla) Dündar çok tatlı, lezzetli adamdı. Anlatılamaz.. Yaşarın., dinlenir., konuşulur.. Öyle bir lezzet verirdi ki insana dayanamazdınız da.

(Eğer tesâdüfse) Ne aksi tesadüf. Ne berbat kaza.. Adamakıllı trafik kazası bile değil.. Şaka gibi. Zannedersiniz ki rahmetli bu oyunu kendi hazırladı. Bana hiç ölmemiş gibi geliyor. Gülen gözleriyle gözlerimin içine bakıyor.

"-Nerden kumandan" diye soruyorum.
O:
"- Şuradan geliyordum. Bir ekmekçi arabası geri geri geliyordu. Biz de gericiyiz ya, arabanın gerisinde idim. Bana çarptı araba. Hayır ben ona çarptım, işte böyle..
"- Demek ekmeğe hürmetinden ekmek arabasının gerisindeydin ha?"
"- Evet.. Sen bilmez misin, "Ekmeği ikram ediniz, hürmet ediniz" diye bir hadis-i şerif var.
"-Var.."

Bu şakaların, bu zavallı ekmek arabasının ardında bir ölüm olacağını nereden bilelim. Büyük bir ölüm.. Hem de Dündar Taşer'in ölümü... Bir ışığın sönüşü, bir dağın yerinden oynayışı, bir fırtınanın dinişi gibi bir ölüm.

Bizim kumandanımız, sevgili arkadaşımız, ağabeyimiz, binbaşımız Dündar Taşer...

Bağrımıza taş basıp susuyoruz. Huzurunda hürmetle eğiliyoruz.

Cenâb-ı Hak sana gani gani rahmet eylesin.

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

----------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

MERHUM DÜNDAR TAŞER'İN EŞİ ASUMAN TAŞER HANIMEFENDİ İLE YAPILAN SÖYLEŞİ

 Ülkücü hareketin Dündar Ağabey'i fikir ve aksiyon adamı, Dündar TAŞER Beyefendi'yi vefatının 29 . yıldönümünde rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Yetişmekte olan genç ülkücüler Dündar Taşer Beyefendi ile tanışma şerefine ulaşamadılar, ama onun eserlerini ve onun için yazılanları okumaktılar yeni Dündar'lar yetişmekte. Gerek onun hakkında gerek ülkücü hareketin diğer büyükleri için vazgeçemedikleri bir şey de onların Dündar Bey'i hatıralarla anarken vazgeçilemeyecek bir isim de ülkücü hareketin Asuman Ablası Asuman Taşer Hanımefendidir. Onun hem hayat hem de dava arkadaşı. Asuman Taşer Hanımefendi ile dergimiz için bir röportaj yaptık. "Soframda oturmayan milliyetçi çok azdır. Ben ülkücü gençlik için bir anne olmak istedim." diyen Hanımefendi, sıcacık yüreği ve gözyaşları ile Beyefendi'yi bize anlam. 29 yıl önce şehid edilen Dündar Bey evdeki eşyaların düzeni ve acı tatlı anılarıyla hâlâ yaşıyor ve yaşatılıyor. Dündar Tamer'in sohbetinde ve seminerlerinde bulunamasak da o mütevazi evdeydi.

Muhterem hanımefendiye göstermiş olduğu ilgi ve alâka için teşekkürlerimizi arzediyor, Allah'a daha uzun bir ömür vermesi için dua ediyoruz...

"Ülkü Ocağı Dergisi: Kendinizi okuyucularımıza tanıtır mısınız?

1935'te Halep'te doğdum. Babam, 150'liliklcrdendi. Sürgünde idik, Atatürk'ün emri ile Refik Halit ile birlikte Doğru Yol ve İstikamet gazetelerini çıkarmışlar. Dayımın birisi de İstiklal Mahkemesi azası ve milletvekili idi. Bütün ailem politikacı idi. Küçük yaşım Halep'te hayatımın bir kısmı Hatay Antakya'da geçti. Babam vefat ettikten sonra Gaziantep'e geldik. Dündar Taşer hayat ve ülkü arkadaşım yalnız eşim değil, teyzemin de oğlu idi. Liseyi Antep'te okudum. 16 yaşımda evlendik.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Bir eş ve dava arkadaşı olarak Dündar Bey'i bize anlatabilirmisiniz?

Üst Teğmendi. Dündar Bey benden farklı idi. Gaziantep'de doğmuş. Sene 1925, her şey yeni, çiftlikler gelir getirmiyor. Kayınvalidem, çocuğunu almış, köye götürmüş. (Lisan bilen kültürlü bir hanım idi.) Dündar dört yaşında okuma yazma biliyormuş. Evde büyük bir kütüphaneleri varmış. Annesi o zaman 12 ciltlik ansiklopediyi okutmuş.

Şehre geldiği zaman okula gitmiş, okulda hocası (Allah rahmet etsin): "Benim hiç böyle bir talebem olmadı" demiş. Ortakokul'da lisede hiç kitap almamış. Pantolonun arka cebine koyduğu bir tek küçük sarı defterle okulu bitirmiş, tüm hocaları şaşırmış. Böylece onuncu sınıfa gelmiş. Oradan Harbiye'ye gitmiş. Orada da çok başarılı olmuş. Kurmay olmak için sınavlara hazırlanıyordu. İlk defa ders çalıştığını gördüm. Çok okurdu ama ders çalışmak farklı. Sınava girdi. Kazanacağından hem de soruları hiç eksiksiz yaptığından emindi. Sınav sonuç kağıdı geldi. "Kağıtta bütün soruları yapan bir kişi ilk defa gördük. Bu sebeple sınavınızı geçerli saymıyoruz" yazıyordu. Çalışkanlığının gadrine uğramıştı. Kırgındı fakat birkaç yıl sonra sınava tekrar girmek istedi. Hadi gir ne olur dedim. Bir soruyu yapmam dedi. Sınavı kazandı. Okula devam etti. Kısa zaman sonra ihtilâl oldu. Tabii ihtilâl olunca başka görevleri vardı. Okula gidemedi. İhtilâl muvaffak olamadı. Çünkü ihtilâlciler birbirini tanımıyordu. 38 kişi birbirinin huyunu, ahlakını, zihniyetini bilse muvaffak olunurdu. İhtilâl o zaman gerekli idi. Biri yakalanınca diğeri de yakalanmasın diye ihtilâlciler beş kişilik gruplar halinde teşkilatlandılar. Halk partililer çoktu. İhtilâl olunca Halk Partililer, ihtilâlin kendi lehlerine olduğunu zannettiler. Halbuki kimsenin lehine olamazdı. Zaten bütün partiler kapanmıştı. İsteklere uyulmadı. İhtilâlciler arasında müşterek hiçbir şey yoktu. Senatörlüğe ve idamlara karşı çıkıldı. 14'leri kurşuna dizmeye götürdüler. Bütün eşler metindi. İnönü haber yollamış; "onları öldürmeyin, ölüleri bizim için daha kötü demiş". Sürgüne gönderildik. Biz İsviçre'ye gönderilmiştik. İdamlara oradan engel olunmaya çalışıldı. Fakat ne çare, çok üzülmüştük. Sürgünde sık sık buluştular. Bizim ev, merkezi yer olduğu için bizde toplanılırdı. Ne yapabiliriz? diye tartışırlardı. İnönü dönmemizi asla istemedi.

" Ülkü Ocağı Dergisi: 60 ihtilalinden sonra Afrikaya gönderilen Dündar Taşer'in devamlı Türkiye'ye dönmek çabasında olduğundan bahsediyorsunuz. Yurt dışındaki yaşantınızdan ve Türkiye'ye döndükten sonraki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Yurt dışında büyük teklifler oldu. Meselâ Kongo Devleti, kurulacak teşkilatı yok, asken yok, haber yolladılar. Gelin bizi teşkilatlandırın. İhtilâl yapmış asker, onların gözünde çok büyük. Katolik kilisesinden bile teklif geldi. Çok büyük teklifler oldu. Biz bütün teklifleri reddettik. İnönü'ye telefon edildi. Dedi ki; "Haritayı açın, nereyi beğeniyorsanız Büyükelçi olarak gidin yalnız ülkeye dönmeyin. "Selim Sarper, (Maliye Bakanı), haber gönderdi; "evlatlarım merak etmeyin nasılsa döneceksiniz." Talat Aydemir, haber gönderdi; "gelirseniz Öldürürüm," Türkeş Bey, dönmek için sürekli uğraşıyordu. İkinci yılda izin çıktı. Dündar Bey; "gitmeyin, komplo dedi". Neticede tutuklandı. Aslında bizde dönecektik. Fakat Dündar Bey'in mide fıtığı vardı. Ameliyat, o zamana denk geldi, dönemedik. Bir ara üç aile bizde kaldık. (Ekonomik sıkıntı sebebi İle) Bizim durumumuz biraz daha iyi idi. Bizim için çok üzüntülü sıkıntılı günlerdi. O günler. Sürekli döneceğimiz haberini bekler, dua ederdik (Dündar Bey orada da boş durmadı. Avrupalı işçilerle sohbetler düzenledi. Çok işçi dostlarımız oldu.) Valizlerimizi hazır bekletirdik. Haberi alınca kimseyle vedalaşmadan hemen döneceğiz diye düşünürdük. Öylede oldu.Vatana dönünce çok mutluyduk. Ya Rabbi! çok heyecanlı günlerdi. Dönünce çok teklifler oldu. Dündar Bey, partiye girerken önce etrafı dinle sonra gir dedim, Özdağ'ın hanımı da öyle demiş. Türkeş Bey, Dündar Bey'i almaya geldi. Gittiler, biraz sonra radyodan sesleri geldi. Çok gururlandım. Milliyetçilikle asker birleşmişti. Türkeş Bey, bir güçtü. Sesi bir güçtü. Güçlendik. Faşistlik suçlamaları daha o zaman başladı. Bir milletvekilimiz vardı. O da, Türkeş Bey idi, Halk Partili'ler meclisteki bir tek kişiden dahi çekmiyorlardı. Mücadele başlamışa. Dündar Bey, gençliğe heyecan vermişti. Gençlikten heyecan almıştı. Gençliğin başı üzerinde imanla inançla dalgalanan bir bayraktı. Bütün isteği birlik beraberlik içinde yönetildiğini görmekti. Bütün milliyetçileri bir arada görmek isterdi. Ama burada ama Azerbaycan'da, Bunun için adımız "Turancı" oldu. Parti kurulunca "Dündar Bey, ne yapıyorsun?" dedim. "Seminer veriyorum" dedi. Yeni kuruldu. Kime dedim. Ses çıkarmadı. Birgün Muhittin Çolak'la geldiler. Çok mutluydu. Ne oldu? dedim. Semineri 8 kişiye verdim dedi. Aradan uzun zaman geçti. Niye seminer vermiyorsun? dedim. Kime vereyim. Bir çığ gibi büyüdük. Şimdi önce benim seminer verdiklerim seminer veriyorlar, dedi. Partiden bir ayrılan olunca çok üzülürdü. 14'lerden ayrılanlara çok üzülmüştü.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Dündar Bey'i bir aile reisi ve baba olarak anlatabilir misiniz?

- Dündar'ın aile bağları çok kuvvetli idi. Ailesine akrabalarına çok bağlıydı. Eve gelememekle beraber evin bütün ihtiyaçlarına yetişirdi. (Maddi ihtiyaç değil sevgi, muhabbet ihtiyaç) Bir kitap bile okusam, o kitap üzerine konuşurduk. Günlük siyaset hakkında konuşurduk. Biz milliyetçi idik, Milliyetçi büyüklerimiz üzerine, atalarımız, dedelerimiz, gençlerimiz üzerine konuşurduk. Kızının yetişmesine özen gösterirdi. Kendi yaşayarak örnek olarak yetiştirdi. O bizden çok ülkücü gençlerimizle birlikte oldu. Gençlerin yetişmesi için çok uğraştı. Partiden telefon ederdi. "Asuman valizimi hazırla, İzmir'e gidiyorum." Ben İzmir'e telefon ederim. Başka yere geçmiş. Gençler ağabey haydi şuraya da gidelim diye ısrar edince hiç kurnazdı. Çok enerjik idi. İki üç gün uyumadan çalıştığını bilirim. Yorulmak bilmezdi.Türkiye'nin her tarafı evi, ülkücülerin ise babasıydı.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Efendim, Dündar Bey'în sohbetlerine ülkücülerin dışında kişilerin hatta bugün siyası parti lideri bulunan kişilerin dahi katıldığını işittik, farklı fikirdeki insanlara karşı tutumu nasıldı?

- Dündar Bey'in ikna kabiliyeti çok yüksekti. Çok geniş tarih bilgisi ve tahlil yeteneği, bu ikisi kabiliyeti ile birleşince bambaşka oluyor. Bir ara Bulvar Palas'ta konuşuyordu. Otel dolup taşıyordu. Yer yoktu. {Bir süre bende orada dinledim) Herkesimden insanlar gelir, solcular ikna olup değişmekten korkardı, insanlar bağdaş kurup yere otururdu. Ecevit'in Baykal'ın onunla konuşmak için gelişlerini hatırlıyorum. Bakanlıktan solcu bir müsteşar vardı. Kendince vatanını seven de bir adamdı. Bulvar Palas'ta Dündar Bey'in toplantılarını takip etmiş. "Setli çok sevdim. Ne olur halk partili ol, bize katıl" demiş. Münakaşalar etmişler. "Dündar Bey, seninle tartışmayacağım Önce git, tarihimizi oku ve sonra yanıma gel tartışalım" demiş. Adam hakikaten bir ay kayboldu. Okumuş geldi. Artık seni farklı dinliyorum demiş. Adam sonra değişti. En yakın dostumuz oldu. Dündar Bey'in vefatına da çok üzülmüştü. Sevgi verdi sevgi aldı. İkna kabiliyeti, enerjisi ve çalışkanlığı tehditler almasına sebep olmuştu Solcular, partiden çekil gençleri yetiştirme, partiler üstü bir varlık o , biz partiyle de başa çıkarız fakat senle baş edemiyoruz dediler. Seni öldürtürüz fakat seni tanıyoruz, bizimle konuşuyorsun bunu yapmak istemiyoruz dediler. Çok şey yapabilirdi. Onu engellemek için çalıştılar. Şehit edildiğine inanıyorum ve şehitlerin de ölmediği hususunda Islâm inancı malumdur.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Kadın ve çocuk Dündar Bey için ne ifade ediyordu?

-'Kadınlara son derece saygılı idi. Nasıl saygılı olmazdı ki annesi, kız kardeşi ve eşi kadındı. Allah-u Teâlâ kadına peygamber doğurma şerefini bahsetmişti. Evimizde son söz onundu. Halbuki yaptığı her davranışı ben düşünmüşüm gibi hissederdim. M. Özdağ'ın eşi İsviçre'de üç aile bizde kaldığımız zamanlarda anlatmıştı. Ne zaman salona girse m Dündar Bey, ayağa kalkıyor demişti. Ben farketmemiştim. Dündar Bey, kadının okumasını kültür bakımından erkekleri geçmesini isterdi. Kadının zarif olması gerektiğini de söylerdi. Yasemin'e derdi ki;

"Çocuğum, hanımlar yürürken çiçeğe basıp onu ezmemeli" kadın şefkatli olmalıydı, (Çocukları çok severdi. Sokağa çıktığı zaman çocuklar yolunu keserdi. Cebinde her zaman hazır küçük paketli şeker ve çikolataları vardı. Eve geldiğinde önce kızının odasına girerdi.) Her toplantıda kadınların yerini almasını isterdi. İbrahim Doğan diye bir doktor oğlumuz vardı. Adı bir suça karışmıştı. Ama suçsuz idi. Kurtulması için elinden geleni yaptı. Ziyaret günleri, bana; "Asuman, bütün hanım arkadaşlarını topla. Hapishanedekiler şuurlu, kültürlü hanımlar görsün." dedi.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Fikir ve aksiyon adamı olan Dündar Taşer Bey'in Türk Klasik Müziği dinlediğini biliyoruz. Bu yönüyle Dündar Bey'in sanata ve sanatçıya verdiği değerden bahsedebilir misiniz?

- Dündar Bey'in sesi çok güzeldi. Şeyh Galip'i çok severdi. Ölene kadar yatağında Şeyh Galip okudu. Evde olduğu zamanlar pikaba klasik müzik koyardı. Şimdi babası gibi oda Şeyh Galip seviyor. Dündar Bey, sanatkârları çok severdi. Onları dinlerken manevi haz alırdı İsmail Baha Bey'in bir ekibi vardı. Klasik Müzik dersleri verirlerdi. Görünce derslerini bizim evde yapar mısın? demiş. Eve geldi. "Asuman rahatsız olur musun?" dedi. Hiç olur mu? dedim. Dersler Dündar Ankara'da iken bizde yapılırdı. Onun Ankara'da olması için dua eder olmuştum. Kendisi severdi ama kanaatimce bütün bunları kızının yetişmesi için yapmıştı. Bizim aile edebiyat ve tarihi sever. Fakat ben okuduğundan zevk almayı ondan öğrendim. Okuduğu kitaba ruh verirdi. Evde III. Selim, Dede Efendi, Itri'nin eserleri zevkle dinlenirdi.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Rahmetli Dündar Taşer Başbuğumuzun fikir ve aksiyon arkadaşı idi. Onun Başbuğumuz hakkındaki fikirlerini açıklar mısınız?

- Başbuğumuz bizim sembolümüzdü. O bayrağı tutan eldi. İyinin de üstündeydi. Birçok vasıflan toplamış eldi. Başbuğ bayrak idi. Ölüm her faniyedir ama bayrak elden ele taşınmaktadır. Bir toplantıya katıldım. Gençler çok güzel yetişmişti. Çok duygulanmıştım. Toplantı bitti dışarı çıktım. Ağlıyorum... Türkeş Bey ölürse ne yaparız diye düşündüm. "Dündar aklıma geldi. Ama oda ölürse ne yaparız dedim." Sonra Dündar, geldi. Dayanamadım sordum. Ne yaparız? dedim. Merdivenlerden men bir genci gösterdi. "Bunlar var" dedi. Onun şâhsında diğer ülkücüleri işaret etmişti bana. Önemli olan fikrin yaşamasıdır. Fikrin ve bayrağın taşıyıcıları olmasıdır. Türkeş Bey, çok okuyanlar içinde nadir insandı. Bir şey sorulunca doğru ve mantıklı cevap alınamayacak soru olamazdı. Dündar Bey Başbuğ hakkında "Onun yanlışı benim doğrumdan da doğrudur." ifadesinde bulunurdu.

" Ülkü Ocağı Dergisi: Son olarak Ülkücü Gençliğe mesajınız nelerdir?

- Dosdoğru güzel yolda ilerliyorlar. Çok şükür bugünlere geldik. Dündar Bey'in ideali birlik beraberlik sevgi idi. Milliyetçilerin birliği idi. Birlik beraberlik sevgi bekliyoruz. Okumak... Ölene kadar okumak.. Kendinizi kabul ettirmek. Başarı her yerde başarı dürüstlük, sevgi, dostluk..... Ayrılık yok. Dündar'ın hiç küçük hesabı olmadı. Büyük düşünürdü. Ayrılığa sebep küçük hesaplardır. Maddi hesap ufak hesaptır. Ülkücü gençlik onun ve bizim umudumuzdur.İyi yetişmelisiniz ve unutmayın sizler "ipeğe sarılmış çeliksiniz."